Bilim anlamında çeviribilimin temelleri 1960-70'lerde atıldı. Ve o zamanlar üniversitelerde çeviri bölümleri kurulduğunda bu bölümlerin akademisyenleri çoğunlukla dil-edebiyat bölümlerinden, biraz da eğitim bölümlerinden koparak bu bölümlere geçti. Önceki çeviri çalışmaları da filoloji üzerinden gittiği için.... Daha başından düşünmeliyim.
Her şey matbaanın icadıyla başladı. Rönesans, farklı kültürleri, Antik Yunan'ı tanıma, yeni bir şeyler öğrenme isteği ile çeviriler başladı. Üstelik eğlenceliydi. Roman, matbaa ile birlikte parlayan yıldıza dönüştü. İnsanlar roman okumayı seviyordu, çünkü eğlenceliydi. Televizyonun, radyonun, sinemanın olmadığı 20. yüzyıl öncesi dönemde ve kısıtlı olduğu 20. yüzyılın ilk yarısında en büyük eğlence kaynağıydı romanlar. Öyle ki gazetelerde bile arkası yarın şeklinde yayınlanırlar, gazetelerin satılmasında önemli rol oynarlardı. Şiirde önemliydi kuşkusuz. İşte bu yüzden çeviri çalışmaları hep edebiyat etrafında gelişti. Şimdi hâlâ yazın kuramları çeviri eğitiminde çok önemli bir rol oynuyor. Çeviri kuramları, çeviri düşünleri büyük çoğunlukla yazın eserlerini konu alıyor, onlara göre kurallar belirliyor. Hatta belki de bu nedenle, edebiyat bölümleri ile çeviri bölümleri arasında bir sürtüşme süregeliyor. Edebiyatçılar, çeviri bölümlerini kendilerinden kopmuş bir alt küme gibi görüyor. Bu durumda da nasıl görmesinler?
Peki çeviribilimin temelleri 1960-70'lerde değil de 2000'lerde atılsaydı ne olurdu. Sanıyorum o zaman çok farklı bir gözlükle bakardık. Bir çevirmende aranacak temel özellikler on parmak klavye kullanma, internet üzerinden araştırma yapma tekniklerini iyi bilme, teknolojiyi yakından takip etme ve bilgisayar destekli çeviri programlarını verimli şekilde nasıl kullanacağını bilme, hiçbir zaman metni baştan sona okumaya vakit olmadığı için metnin amacını anlamaya yönelik uzmanlık sezgilerine sahip olma, pek çok farklı konuda geniş bir genel kültür gibi özellikler çevirmenlerde aranan temel özellikler olacaktı, kaynak metin-erek metin, kaynak kültür-erek kültür ve kaynak dil-erek dil gibi sınırlayıcı özelliklerin ötesinde.
Bu duruma çeviri bölümlerinin de edebiyat bölümleri pek ilgisi kalmayacaktı. Daha çok bilişim bölümleri ile ilişkili bölümlere dönüşeceklerdi. Çeviri öğrencileri Benjamin'in, Barthes'ın yazın kuramları, Toury'nin kültür ilişkileri ve normları vs. yerine belki de daha çok interneti kim icat etmiş, sibernet nedir gibi sorularla ilgileniyor olacaktı.
Nitekim bilişim bölümleri ile çeviri bölümleri arasında işbirliği çalışmaları gerçekleştirilmeye başladı bile (örneğin Boğaziçi üniversitesinde bir yüksek lisans programı var). Peki bu yönelimler edebiyat-çeviri ilişkisini sarsarak çeviriyi başka yörüngelere kaydırır mı? Çeviri bölümlerindeki öğrencilerin tezlerine bakıldığında şimdilik bu pek mümkün görünmüyor. Fakat bilişim bölümlerinde çeviri yazılımları üzerine yapılan çalışmaların sayısı giderek artıyor. Bu durumda, ya bilişim bölümlerinin kendi çeviri yan dallarını oluşturması ya da çeviri bölümlerinin aniden köklü bir değişiklik geçirmeye başlamaları gerekecektir bence.
Çeviribilim bölümleri bilişime kaymalı demiyorum, fakat edebiyatın yörüngesinden biraz uzaklaşmalı, farklı disiplinlere eşit mesafede yaklaşabilmeli ki kendi başına bir disiplin olduğunu ispat edebilsin. Bu bağlamda çeviri eleştirisi de farklı bir şekilde değerlendirilmeli sanırım. Fakat çeviribiliminin pek çok farklı disiplinle ilişkide olması, hem çeviri eleştirisi hem de çeviri kuramları bakımından genel geçer soru kümelerinin oluşturulmasını adeta imkansız kılmaktadır. Nasıl bir çevirmenin her alanda başarılı çevirilere imza atması çok mümkün değilse, genel geçer soru kümeleri oluşturmanın imkansızlığı da düşünülmelidir falan filan.