8 Kasım 2010 Pazartesi

Çeviribilimin temelleri 2000'lerde atılsaydı ne olurdu?

Bilim anlamında çeviribilimin temelleri 1960-70'lerde atıldı. Ve o zamanlar üniversitelerde çeviri bölümleri kurulduğunda bu bölümlerin akademisyenleri çoğunlukla dil-edebiyat bölümlerinden, biraz da eğitim bölümlerinden koparak bu bölümlere geçti. Önceki çeviri çalışmaları da filoloji üzerinden gittiği için.... Daha başından düşünmeliyim.

Her şey matbaanın icadıyla başladı. Rönesans, farklı kültürleri, Antik Yunan'ı tanıma, yeni bir şeyler öğrenme isteği ile çeviriler başladı. Üstelik eğlenceliydi. Roman, matbaa ile birlikte parlayan yıldıza dönüştü. İnsanlar roman okumayı seviyordu, çünkü eğlenceliydi. Televizyonun, radyonun, sinemanın olmadığı 20. yüzyıl öncesi dönemde ve kısıtlı olduğu 20. yüzyılın ilk yarısında en büyük eğlence kaynağıydı romanlar. Öyle ki gazetelerde bile arkası yarın şeklinde yayınlanırlar, gazetelerin satılmasında önemli rol oynarlardı. Şiirde önemliydi kuşkusuz. İşte bu yüzden çeviri çalışmaları hep edebiyat etrafında gelişti. Şimdi hâlâ yazın kuramları çeviri eğitiminde çok önemli bir rol oynuyor. Çeviri kuramları, çeviri düşünleri büyük çoğunlukla yazın eserlerini konu alıyor, onlara göre kurallar belirliyor. Hatta belki de bu nedenle, edebiyat bölümleri ile çeviri bölümleri arasında bir sürtüşme süregeliyor. Edebiyatçılar, çeviri bölümlerini kendilerinden kopmuş bir alt küme gibi görüyor. Bu durumda da nasıl görmesinler?

Peki çeviribilimin temelleri 1960-70'lerde değil de 2000'lerde atılsaydı ne olurdu. Sanıyorum o zaman çok farklı bir gözlükle bakardık. Bir çevirmende aranacak temel özellikler on parmak klavye kullanma, internet üzerinden araştırma yapma tekniklerini iyi bilme, teknolojiyi yakından takip etme ve bilgisayar destekli çeviri programlarını verimli şekilde nasıl kullanacağını bilme, hiçbir zaman metni baştan sona okumaya vakit olmadığı için metnin amacını anlamaya yönelik uzmanlık sezgilerine sahip olma, pek çok farklı konuda geniş bir genel kültür gibi özellikler çevirmenlerde aranan temel özellikler olacaktı, kaynak metin-erek metin, kaynak kültür-erek kültür ve kaynak dil-erek dil gibi sınırlayıcı özelliklerin ötesinde.

Bu duruma çeviri bölümlerinin de edebiyat bölümleri pek ilgisi kalmayacaktı. Daha çok bilişim bölümleri ile ilişkili bölümlere dönüşeceklerdi. Çeviri öğrencileri Benjamin'in, Barthes'ın yazın kuramları, Toury'nin kültür ilişkileri ve normları vs. yerine belki de daha çok interneti kim icat etmiş, sibernet nedir gibi sorularla ilgileniyor olacaktı.

Nitekim bilişim bölümleri ile çeviri bölümleri arasında işbirliği çalışmaları gerçekleştirilmeye başladı bile (örneğin Boğaziçi üniversitesinde bir yüksek lisans programı var). Peki bu yönelimler edebiyat-çeviri ilişkisini sarsarak çeviriyi başka yörüngelere kaydırır mı? Çeviri bölümlerindeki öğrencilerin tezlerine bakıldığında şimdilik bu pek mümkün görünmüyor. Fakat bilişim bölümlerinde çeviri yazılımları üzerine yapılan çalışmaların sayısı giderek artıyor. Bu durumda, ya bilişim bölümlerinin kendi çeviri yan dallarını oluşturması ya da çeviri bölümlerinin aniden köklü bir değişiklik geçirmeye başlamaları gerekecektir bence.

Çeviribilim bölümleri bilişime kaymalı demiyorum, fakat edebiyatın yörüngesinden biraz uzaklaşmalı, farklı disiplinlere eşit mesafede yaklaşabilmeli ki kendi başına bir disiplin olduğunu ispat edebilsin. Bu bağlamda çeviri eleştirisi de farklı bir şekilde değerlendirilmeli sanırım. Fakat çeviribiliminin pek çok farklı disiplinle ilişkide olması, hem çeviri eleştirisi hem de çeviri kuramları bakımından genel geçer soru kümelerinin oluşturulmasını adeta imkansız kılmaktadır. Nasıl bir çevirmenin her alanda başarılı çevirilere imza atması çok mümkün değilse, genel geçer soru kümeleri oluşturmanın imkansızlığı da düşünülmelidir falan filan.

24 Ekim 2010 Pazar

Kim daha gerçek

Rocky'yi (bilmem kaçıncı defa) seyrederken kafama takıldı.

Bazı milletlerin kahramanları var, fakat adları bile duyulmamıştır ya da az duyulmuştur, belki bayramdan bayrama, belki daha da az, yakın çevreleri dışında bilinmeyebilirler bile yaptıkları kahramanlık ne kadar büyük olsa da. Bazı milletler ise kendi kahramanlarını yaratır. Hem de yoktan.

Bunun en eski örneklerinden birisi, gerçekten yaşayıp yaşamadığı günümüzde tartışma konusuna dönüşmüş olan Kral Arthur mesela. Bugün Türkiye'de lise seviyesindeki çocuklara Kral Arthur kimdir diye sorsak pek çoğunun aşağı yukarı bir fikri olduğunu, onu İngiltere'de yaşamış kahraman bir kral olarak nitelendirdiğini görürüz. Fakat Sütçü İmam'ın kim olduğunu sorduğumuzda ise büyük oranda garip bir gülümseme ile "o da kim ya, ne biçim isim, fıkradan mı çıktı" gibi yorumlarla karşılaşabiliriz.

Şimdi kendimi düşünüyorum. Acaba ben mi daha gerçeğim yoksa Rocky mi daha gerçek? Rocky'nin, Polat Alemdar'ın, Sefiller'deki Jean Val Jean'ın, Suç ve Ceza'daki Raskolnikof'un benden daha gerçek olmadığını kim söyleyebilir. İzleyicilere ve okuyuculara ilham vermediklerini, onların hareketlerini bile etkilemediklerini kim söyleyebilir.

Bu durum algısal gerçekliğin fiziksel gerçeklikten daha etkili olduğunu göstermez mi? Sanırım şu sözün doğruluğuna da gösteriyor: "nasıl olduğun değil nasıl göründüğün önemli."

21 Ekim 2010 Perşembe

Peynir türleri ve milliyetçi dil

Geçen gün bir tweet görmüştüm Jakobson'un çeviri sorunlarını açıklamak için sayfalar boyunca bir peynirden söz etmesini "yazar acıkmış olmalı ki bu kadar peynirden söz ediyor" diye gerekçelendiren.  Aynı nokta bugün doktora dersimizi de konu oldu. Jakobson'dan başlayarak beyaz peynir'in Rusça'ya çevrilmesinin güçlüğü (Rusya'da bilinen tüm peynirlerin sarımtırak olması nedeniyle) ile devam eden tartışma daha sonra "kaşar peynirinin" İngilizce'ye çevrilmesine döndü. Kaşkavalın Ermenistan'da yer alması ve Kars'a yakın olduğu için peynirin de aynı olduğu gerekçesiyle  "kaskaval cheese" şeklinde çevrilmesinin daha makul olduğundan, "kashar cheese" gibi bir çevirinin dil milliyetçiliği olacağından ve erek okuyucu için bir anlam ifade etmeyeceği söylendi. Ama iki şey kafama takıldı. Birincisi, kaşkaval gerçekten Ermenistan'da bir yer mi? Kutsal bilgi kaynağı wikipedia'ya başvurdum ve kaşkavalın bir yer ismi değil de (gökçeada'daki peynir kayalarının diğer adı olması hariç) İtalyanca caciocavello kelimesinden türemiş bir kelime olarak hem İngilizce'de hem de Türkçe'de yer aldığını gördüm. Buradan ikinci noktaya geçiyoruz, Türkçe'de zaten kaşkaval diye ayrı bir peynir yok mu? Kaşarın daha yumuşak cinsi olan (ayrıca kaşarın taze kaşar, eski kaşar gibi çeşitlerine değinmiyorum bile). E o zaman, iki farklı peynir söz konusuyken kaşarı kaşar diye çevirmek nasıl milliyetçilik olur. Kaşar neyse de, Türkçe'den Fince'ye yapacağım bir çeviride, göbektaşında kese yapılması erek kültürde yer almıyor diye bizim pala bıyıklı keseciyi Fin hamamına sokmamı beklemesin kimse. İşte o zaman dil milliyetçiliğim kabarır.

Tarih hep tekerrürden ibaret midir?

Bugün tarih yine tekerrür etti. Şanlı Beşiktaş'ım şanlı taraftarı önünde çok güzel oynadığı, rakibini kendi sahasına hapsettiği bir maçın ardından  yine 3-1 gibi bir farkla yenilmeyi başardı. Ama olsun olsun olsun :) En azından şeref  golümüzü attık.

Şimdi, böyle şanlı bir mağlubiyetin üzerine sıcağı sıcağına biraz edebiyat parçalamak gerekmez mi? Bu konuda ilk sanat eserlerinden birini fanatik.ekolay.net sitesinde buldum. Bakalım bu metnin çözümlemesi (ya da satır araları) neler gösterecek?

Önce metni verelim:
Çizgi roman değil, gerçek Hulk: 1-3


UEFA Avrupa Ligi L Grubu'ndaki temsilcimiz Beşiktaş, Fiyapı İnönü Stadı'nda Porto'ya yenilerek namağlup ünvanını kaybetti. 


Quaresma ve Guti'den yoksun olmasına rağmen tıklım tıklım dolu tribünler önünde maça çoşkuyla başlayan Beşiktaş'ın hayallerini Porto'nun, adını çizgi roman kahramanı Yeşil Dev'den alan, golcüsü Hulk sondürdü. Bu yenilgiyle birlikte Kara Kartallar'ın bu sezon Avrupa'da devam eden yenilmezlik serisi de sona ermiş oldu.

Karşılaşmanın ilk dakikalarında oyunu Porto sahasına yıkmayı başaran Siyah-Beyazlılar, geliştirdikleri cılız ataklardan sonuç çıkarmayı başaramadılar. 26. dakikada Porto'nun kullandığı köşe vuruşunda Beşiktaş kalecisi Hakan Arıkan, boşa çıkarak Falcao'ya gol davetiyesi çıkardı ve durum 1-0'a geldi. İlk yarının son dakikasında Porto'dan Maicon'un kırmızı kart görmesiyle umutlanan Beşiktaş'ı tatlı rüyadan uyandıran Hulk oldu. 59. dakikada savunmanın arkasına atılan topla hareketlenen Hulk, topu Hakan'ın yanından ağlara gönderdi ve skoru 2-0 yaptı. 78'de bir kez daha sahneye çıkan Hulk, şık bir vuruşla Beşiktaş filerlerini tekrar havalandırdı. 88'de  Fernando'nun kırmızı kart görerek takımını 9 kişi bırakmasının ardından Bobo, 90. dakikada temsilcimizin tek golünü kaydetti ve karşılaşma 3-1 Porto üstünlüğüyle sona erdi.



BEŞİKTAŞ: 1 - PORTO: 3
Stat: FİYAPI İnönü
Hakemler: Carlos Clos Gomez , Juan Jose Gallego Galindo , Luis Fernando Marco Martinez  (İspanya)
Beşiktaş: Hakan x, Hilbert x, Zapotocny x (Dk. 70 Ali Kuçik x), İbrahim Toraman x, İbrahim Üzülmez xx (Dk. 78 İsmail x), Nihat x, Necip xx, Ernst xx,Tabata x, Bobo x, Nobre x (Dk. 83 Ersan x)
Porto: Helton xxx, Sapunaru xxx, Rolando xx, Maicon xx, Alvaro Pereira xxx, Belluschi xxx, Fernando xxx, Joao Moutinho xxx (Dk. 80 Guarin x), Hulk xxx, Rodriguez xx (Dk. 74 Varela x), Falcao xx (Dk. 46 Otamendi x)
Goller: Dk. 26 Falcao, Dk. 59 ve Dk. 77 Hulk (Porto), Dk. 90 2 Bobo (Beşiktaş)
Kırmızı Kartlar: Dk. 42 Maicon, Dk. 88 Fernando (Porto)
Sarı Kartlar: Dk. 31 Nihat, Dk. 69 İbrahim Üzülmez (Beşiktaş), Dk. 31 Fernando (Porto)



Çözümleme:
Metnin başlığında çizgi roman kahramanı Hulk'a yapılan gönderme üzerinden portonun oyuncusu Hulk'a değinilmektedir. Gerçek Hulk deyimiyle, artık rüyadan uyanılması gerektiğine, Beşiktaş'ta gerçeklerin gösterilenlerden veya görünenden biraz farklı olduğuna atıfta bulunulmaktadır.


Alt başlıkta, detaylı bir cümleyle Beşiktaş'ın yenilgisi ve namağlup ünvanını kaybetmesi tarafsız bir bakış açısıyla verilmeye çalışılmıştır. 


Metnin ilk paragrafı başlık ve alt başlığın açıklaması şeklinde. Ancak burada, daha ilk paragrafın ilk yan cümlesinde bir nokta dikkati çekiyor: Quaresma ve Guti'den yoksun olmasına rağmen tıklım tıklım dolu tribünler önünce maça coşkuyla başlayan: demek ki tribünlerin tıklım tıklım olması için illâ Quaresma ve Guti gerekmiyor, demek ki tribünlerin dolu olması Beşiktaş'ın maça coşkuyla başlamaasını sağlamış. Aynı cümlenin ikinci yarısında ise hayallerin yıkılması, bir çizgi roman kahramanı adının gerçek bir şahısta hayat bulması ile anlatılıyor. Burada Hulk'un golcü bir futbolcu olduğu ve adını çizgi romandan aldığı bir kez daha vurgulanıyor. Sonraki cümlede Beşiktaş'ın yenilmezlik serisinin sona ermesi, kanıksanmış, er ya da geç beklenen, sıradan bir gerçek havasında, herhangi bir üzüntü veya şaşkınlık nidasını içermeyen bir cümle ile veriliyor.


İkinci paragrafın birinci cümlesinde "sonuç çıkarmayı başaramadılar" sözü Beşiktaşlı oyuncuların gol yollarındaki genel başarısızlığını vurguluyor. Ayrıca, Hakan Arıkan'ın boşa çıkmasının "kalecimiz Hakan Arıkan" değil de "Beşiktaş kalecisi Hakan Arıkan" şeklinde yazılması onun dışlanmasına ve başkalaraştırılmasına örnek gösteriyor.  
Metnin geneli, aynı cümleler içinde olumlu-olumsuz tezatlığı ile hareket sağlamayı umuyor (örn. yoksun olma-olumsuz, tıklım tıklım tribünler-olumlu tezat; coşkuyla başlama-olumlu, hayallerin sönmesi-olumsuz tezat; oyunu karşı sahaya yıkma-olumlu, cılız atak-olumsuz tezat; kırmızı kart ile umutlanmak-olumlu, Hulk ile rüyadan uyanmak-olumsuz tezat gibi). 


 Ayrıca, makalede Beşiktaş'ın adı için tercih edilen özne çeşitlemesi (örn. kara kartallar, siyah beyazlılar, temsilcimiz), fakat bun karşın Porta için böyle bir çeşitlemeye gidilmemesi dikkat çekicidir. Metnin tümünde -di'li geçmiş zamanın kullanılması ise bu maçın artık sona erdiğine ve önümüzdeki maçlara bakılması gerektiğine gizli bir vurguda bulunmaktadır. 


Diğer bir nokta ise maç değerlendirmesinde coşkulu bir oyun oynadığı belirtilen Beşiktaş'In tüm oyuncularına yalnızca bir ya da iki yıldız verilmesi, buna karşılık Porto'lu oyunculara 3 yıldız verilmesi, yıldız derecelendirmelerinin oynanan oyuna göre değil, kaydedilen skora göre verildiğini göstermektedir.







19 Ekim 2010 Salı

Denemeler, Sözde Çeviri ve Çeviri

Bir metnin "sözde" çeviri kabul edilebilmesi için ne gerekir? Yalnızca bir yazar ve orijinal eser adı uydurmak yeterli mi, yoksa çevirildiği iddia edilen dilden belirli izler taşımalı mı?

Bence taşımalı. Tabii burada sözünü ettiğim, kaynak kültüre ait özel isimlerden öte bir şey. Hatta, o kültüre ait öğelerin adlarının çevrilmemesinden veya çevirmen notuyla açıklanmasından öte bir şey. İşte bu noktada aşağıda verilen iki deneme metni aslında çeviri ya da sözde çeviri olabilir mi? Martılara simit atılması nedeniyle ikinci metnin çeviri olamayacağı iddiasında bulunanlar olabilir. Peki, aslında kaynak metinde martılara atılan bir "donut" olamaz mı, mesela? Çevirmen bu şekilde "donut"ı hedef kültüre yaklaştırmayı tercih etmiş olamaz mı?

Aşağıdaki iki deneme metninin çeviri olduğunu kabul etsek, acaba hangi dilden çevrilmiş ve hangi kültüre ait olabilir? Bence muhakkak deniz kıyısında bir ülkeye ait olmalı denizden söz ettiğine göre. Aynı zamanda cümle yapılarına, sıfatların kullanımına dikkat edilmeli. Kültürel öğelere de dikkat edilmeli izi sürülebildiği ölçüde.

Bir de madalyonun öbür yüzü var. Bu metinleri çevirecek olsak ne yapmalıyız. Deniz kıyısında yaşayan ve bireyciliğin geliştiği toplumlara derdimizi anlatmak nispeten çok kolay olacaktır. Fakat bu metni denizle tanışmamış bir kültür için, örneğin Tibet halkı için çevirdiğimizi düşünelim. O zaman doğru çeviri anlayışı ne olabilir? Vapurun yerine, dağlarda çalışan bir telefereğin kullanılması, dalgalanan deniz yerine dağı örten kara bulutların betimlenmesi kesinlikle tercih edilmesi gereken (eşdeğerlilik) bir yöntem midir, tercih edilebilecek (yeterlilik) bir yöntem midir, yoksa kesinlikle başvurulmaması gereken bir yol mudur (çeviri hatası)?

Deneme Örneği 2

Soğuğu iliklerimde hissediyordum. Yandan esen bu rüzgar karayel olmalı. Etrafımda bunca insan varken nasıl bu rüzgar bu kalkanı delip geçebiliyor, iliklerime kadar işliyor? Yine bir Cuma günü saat dört, vapurun yanaşmasını bekliyorum. Yine, daha vapur görünmeden, üşüyeeğimi bile bile çıktım iskelenin açık kısmını, benim gibi aceleci diğer insanların arasında. Martılar arsız bugün, çığlıkları boğuyor kulaklarımı. Yaşlı bir adam elindeki simidi ufalayıp atıyor fakat martılar umursamıyor bile bu kırıntıları. Ama sonra güvercinler dolanıyor adamın önünde. Adam gülümsüyor.

Beyaz vapur ufukta bir martı gibi göründü. Beş dakika sonra bile aynı yerde duruyor gibi görünecek, insanlar yine sabırsızlanacak, kendi kendilerine söylenmeye başlayacaklardı. Bu söylenmeleri okuyan diğerleri yakınmaların doğruluğunu tasdik edecekler, insanlar yavaş yavaş birbirlerinin ateşini körükleyecekti.

Ben hâlâ üşüyordum. İçeri dönmeliydim aslında. Arkama dönüp baktım. Yarılması güç, büyük bir kalabalık vardı arkamda. Sanki herkes bana bakıyordu "neden arkana döndün" diyen kızgın gözlerle.

Küçük bir balıkçı motoru, ritmik sesiyle iskelenin önünden geçti. Martılar onu takip ediyordu feryat figan. Belki de ayak uydurmaya çalışıyorlardı motorun sesine.

Vapur hâlâ ufukta. Sanki olduğu yerde demirleyecek ve hiç buraya gelmeyecek. Titremeye başladım. Engel olamıyorum kendime. Arkamda bir kız duruyor. Halime acıdı.Montunu vermek istedi. Hayır diyemedim, montu sırtıma aldım, teşekkür ettim. Aslında başka şeyler daha söylemek istedim, ne kadar minnettâr kaldığımı, bu davranışının beni ne kadar duygulandırdığını bilmesini istedim, fakat ağzımdan tek kelime çıkmadı teşekkürden sonra.

Yaşlı adam simidi parçalamayı bitirmişti. Üç güvercin kalan son lokmaya aynı anda diş geçirmiş, bir öne bir geriye çekerek paylaşmaya çalışıyor.

Deneme Örneği

Yağmur yağıyordu. Çocukken annem beni dövdüğünde yanaklarımdan akan gözyaşları gibi süzülüşünü seyrediyordum cama vuran damlaların. Daha fazla dayanamadım. Dışarı çıkıp bu yağmurun altında yürümeliydim mutlaka. Bu saf sularla yıkanmak, saçlarımdan, saçaklarımdan süzülen, burnumun ucunda biriken damlaları, paçalarımdaki çamuru, ıslak çorapları hissetmeliydim.

Paltom iki adım ötemdeki sandalyenin üzerine gelişi güzel atılmış, sanki benim gibi o da hayatından bezmiş ve o sandalyeye yığılıp kalmıştı dermansız. O da bana benzemişti yıllardır vücudumu sarınca. Paltoda kendimi gördüm, kendimden nefret ettim. Aniden fırladımoturduğum yerden, kaptım paltoyu, sırtıma geçirdim. Şemsiyeyi almalı mıydım acaba? Beni yağmurdan korur muydu, yoksa onunla kuracağım iletişimi aksatır mıydı? Ne şemsiyeyi aldım, ne de şapkayı. Kapının önünde botlarımı giydim, bağcıklarımı sıkıca bağladım iki dakika sonra çözüleceklerini bildiğim halde. Yağmurun kucağındaydım işte.

Sığ su birikintilerine basa basa yürümek ne güzel. Şemsiyeli, şemsiyesiz insanların koşuşmalarını seyretmek... Ama en güzeli başını öne eğip, ıslak pare taşlarına baka baka yürümek. Her adımda yeni bir şimşek çakarken beynimde ve her şimşekte yeni bir duygulanma hali içine girerken yüzümde kâh bir tebessüm belirir, kâh kaşlarım çatılır çatal olur ve ben değişen yüz ifadelerimde beliren düşüncelerimi başkalarından saklamak istercesine başımı eğer ve yürürüm... İşte yine başlamıştı beynimde kıvılcımlanmalar. Bir an dil üstüne, ardından tarih üstüne, kediler üstüne, yaşam üstüne, ölüm üstüne...

Ayaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Botumun içinde, parmak uçlarımda biriken sular ve botumun altındaki çamur... Korudan aşağıya inmiştim, boz deniz karşımdaydı. Martılar rüzgara karşı uçmaya çalışıyor, başaramıyor, sonra ters yönde hızla dalışa geçiyorlardı. Dalgalar gaddardı. Belki de o gün bırakmalıydım kendimi dalgaların kollarına. YA onlar boğardı beni, ya da zatürre olup ölürdüm akâbinde.