Yağmur yağıyordu. Çocukken annem beni dövdüğünde yanaklarımdan akan gözyaşları gibi süzülüşünü seyrediyordum cama vuran damlaların. Daha fazla dayanamadım. Dışarı çıkıp bu yağmurun altında yürümeliydim mutlaka. Bu saf sularla yıkanmak, saçlarımdan, saçaklarımdan süzülen, burnumun ucunda biriken damlaları, paçalarımdaki çamuru, ıslak çorapları hissetmeliydim.
Paltom iki adım ötemdeki sandalyenin üzerine gelişi güzel atılmış, sanki benim gibi o da hayatından bezmiş ve o sandalyeye yığılıp kalmıştı dermansız. O da bana benzemişti yıllardır vücudumu sarınca. Paltoda kendimi gördüm, kendimden nefret ettim. Aniden fırladımoturduğum yerden, kaptım paltoyu, sırtıma geçirdim. Şemsiyeyi almalı mıydım acaba? Beni yağmurdan korur muydu, yoksa onunla kuracağım iletişimi aksatır mıydı? Ne şemsiyeyi aldım, ne de şapkayı. Kapının önünde botlarımı giydim, bağcıklarımı sıkıca bağladım iki dakika sonra çözüleceklerini bildiğim halde. Yağmurun kucağındaydım işte.
Sığ su birikintilerine basa basa yürümek ne güzel. Şemsiyeli, şemsiyesiz insanların koşuşmalarını seyretmek... Ama en güzeli başını öne eğip, ıslak pare taşlarına baka baka yürümek. Her adımda yeni bir şimşek çakarken beynimde ve her şimşekte yeni bir duygulanma hali içine girerken yüzümde kâh bir tebessüm belirir, kâh kaşlarım çatılır çatal olur ve ben değişen yüz ifadelerimde beliren düşüncelerimi başkalarından saklamak istercesine başımı eğer ve yürürüm... İşte yine başlamıştı beynimde kıvılcımlanmalar. Bir an dil üstüne, ardından tarih üstüne, kediler üstüne, yaşam üstüne, ölüm üstüne...
Ayaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Botumun içinde, parmak uçlarımda biriken sular ve botumun altındaki çamur... Korudan aşağıya inmiştim, boz deniz karşımdaydı. Martılar rüzgara karşı uçmaya çalışıyor, başaramıyor, sonra ters yönde hızla dalışa geçiyorlardı. Dalgalar gaddardı. Belki de o gün bırakmalıydım kendimi dalgaların kollarına. YA onlar boğardı beni, ya da zatürre olup ölürdüm akâbinde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder